DEREGÖZÜ KÖYÜ
kelete
DİN VE ÇAĞDAŞLIK
Prof.Dr. Ali BardakoÄŸlu
Diyanet İşleri Başkanı
İlahi vahyin son ve tamamlayıcı halkası İslâm’ın ve onun peygamberi Hz. Muhammed'in insanlığa çaÄŸrısını doÄŸru ve etkin bir ÅŸekilde tanıtmak, Hz. Peygamber sevgisi etrafında toplumumuza birlik ve beraberlik mesajları sunmak amacıyla Diyanet İşleri BaÅŸkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından ülkemizde ve yurt dışında 1989 yılından bu yana Kutlu DoÄŸum Haftası programları düzenlenmektedir.
Kutlu DoÄŸum haftası denildiÄŸinde, Hz. Peygamberi anmak, daha da önemlisi onu anlamak, onun temsil ettiÄŸi aÅŸkın deÄŸerler bütününü tanımak ve hayatımıza ışık tutan bir meÅŸale yapabilmek çabası akla gelir. Kur’an-ı Kerimin evrensel mesajı, Hz. Peygamberin örnek ÅŸahsiyeti ve ahlakı bu deÄŸerler bütününün temel öğeleridir.
Hz. Peygamberi örnek almak demek tarihe gitmek ve gömülmek değil, O büyük şahsiyeti tanımak ve sevmek, onun insanlığın huzur ve mutluluğu için yaptığı çağrıyı güncelleştirerek hayatımıza yansıtmak, onun ahlakını ve çizgisini davranışlarımızın mihveri ve rehberi yapabilmek demektir.
Bir ölçüde tarihteki kutlama faaliyetlerinin canlandırılması, günümüzle Hz. Peygamber dönemi, Selçuklu, Osmanlı dönemleriyle bir köprü kurulması, geçmişle geleceğin bütünleştirilmesi şeklinde de anlatılabilecek Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri bugün özellikle dinî ve kültürel hayatımızda meydana getirdiği canlılık ile ayrı bir önem arz etmektedir.
İlk yıllardan itibaren toplumun bütün kesimleri tarafından coşku ile kutlanan Kutlu Doğum Haftası, artık ülkemizin beklenen bir kültür faaliyeti, güzel bir geleneği oldu.
Geçim telaşı, gelecek kaygısı, bencillik, mevki ve gücün sanal mutluluğu ya da yoksulluğun yol açtığı umutsuzluk gibi farklı yönlerden hayatımıza giren bir dizi olumsuzluklar karşısında o rahmet peygamberinin mesajına, Onu tanımanın ve sevmenin sağlayacağı güven ortamına hep ihtiyacımız oldu ve olmakta.
Peygamber efendimiz bizler için Kur’anın adeta yaÅŸayan bir örneÄŸidir. Kur’an bizleri onu örnek almaya çağırır. Bizler onun sünneti etrafında toparlanıp bilinç ve kimlik kazandık. O hiç kimseyi ayıplamadı, kötülüğe karşılık vermedi ve nefsi için intikam almadı. Af ve hoÅŸgörü sahibi idi. Etrafındakileri hiç incitmedi. Kendisinden talepte bulunanı geri çevirmedi. Onun hayatında ve öğütlerinde bireysel ve toplumsal hayatımızı aydınlatacak güçlü bir ışık vardır.
O rahmet ve sevgi peygamberiydi. Yaratılanı Yaratandan ötürü sevmek ve merhamet etmek onun sünnetidir. Nitekim Kâinatın Efendisi “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçek manada iman etmiÅŸ olamazsınız.” buyurarak imanı toplumsal barışın temel taşı yaptı. Kendisinden düşmanlarına karşı beddua isteminde bulunanlara onun verdiÄŸi cevap, kendisinin bunlar için deÄŸil rahmet ve merhamet peygamberi olarak gönderildiÄŸi ÅŸeklinde olmuÅŸtur. Öz bir ifadeyle o, insanı insan yapan erdemlerin, deÄŸerlerin odaklandığı bir ÅŸahsiyetti. İnsanlık, artık iyi ile doÄŸruyu, güzel ile çirkini onun penceresinden bakarak daha berrak görme ÅŸansına sahip oldu.
Hz. Peygamberi örnek almak deyince onu taklit etmeyi ve sünneti belirli ÅŸekillere hapsetmeyi deÄŸil onu tanımayı ve sevmeyi, getirdiÄŸi mesajın özünü kavramayı ve aktüelleÅŸtirmeyi, ondan davranışlarımıza yön verecek ilkeleri ve amaçları çıkarabilmeyi anlıyoruz. Onun sünnetinin etkinlik ve dinamizm kazanabilmesi için, tarih bilincinin de devrede olduÄŸu böyle bir bakış açısına ihtiyaç vardır. Böyle olduÄŸu için de bu sene İzmir’de yapacağımız Kutlu DoÄŸum Haftası sempozyumunda “Din, kültür ve çaÄŸdaÅŸlık” konusunu ele almak istedik. İslam dünyası yaklaşık iki yüzyıldan beri bu ana mihver etrafındaki konuları tartışmakta. İslam ve çaÄŸdaÅŸlık konusunda bir nebze de olsa kazanılacak zihni durulma, dinin asıllarının yorumlanmasında ve kendi dindarlığımızı inÅŸa etmede bizler için yol gösterici olacaktır.
Yaklaşık iki asırdır Batı ve onun etkisinde kalan kültürlerde dinin sonunun yaklaştığı ve modernite karşısında varlığını sürdüremeyeceği tezi hakim oldu. Genelde ideolojik bir yönelim arzeden bu teze göre, modernleşme ile birlikte hem toplumsal hem de bireysel bilinç düzeyinde din gerileyecek ve zamanla yer küreden tamamen silinecekti. Hatta bunun için tarih öngörüsünde bulunanlar bile oldu. Kimisi 19. yüzyılın, kimisi de 20. yüzyılın sonunu dinin ölüm tarihi ilan etti. Bu öngörü sahipleri bilimin ilerlemesi, teknoloji kullanımının yaygınlaşması, şehirleşme ve rasyonelleşmenin artmasıyla birlikte dinin kaybedenler hanesinde yer alacağını savundular.
Kısacası, onlara göre din ve bir adı da çaÄŸdaÅŸlık olan modernite birbiriyle çeliÅŸen iki ayrı dünyanın olgularıydı. Birinin varlığı diÄŸerinin yokluÄŸu anlamına gelmekteydi. Din ve ÇaÄŸdaÅŸlık bir arada bulunması hoÅŸ karşılanmayan iki kavramdı. Pozitivist ve materyalist düşünce akımlarının tesirinde kalan ve kendilerini entelektüel kategorisine yerleÅŸtirenler Din ve ÇaÄŸdaÅŸlık kavramlarının yan yana bulunmasına dahi tahammül gösteremediler; dini çaÄŸdaÅŸlığın bir düşmanı olarak algıladılar ve sundular. Bunun karşısında belki de bu sunuma bir reaksiyon olarak din hanesinden de aynı ÅŸekilde düşünüp ÇaÄŸdaÅŸlığı dinin karşıtı olarak görenler oldu. Tabii bu durum yıllarca sürecek bir çatışma ortamı doÄŸurdu. Batı’da çok keskin bir ÅŸekilde yaÅŸanan ve kilise ile bilim dünyasının arasını kalın çizgilerle ayıran bu ortam maalesef İslam dünyasına da taşındı. Popüler dinî kültürün gelenek adı altında var olan üretimleri bilim ve rasyonellik adına hor görüldü. Müslüman toplumların sosyo-kültürel yapılarını yansıtan çeÅŸitli refleks ve karakteristikleri İslam’a mâl edildi. Böylece İslam modernin, çaÄŸdaÅŸlığın ve deÄŸiÅŸimin karşıtı ya da en azından engelleyicisi olarak görüldü.
Bunun karşılığında Müslüman dünya sosyo-kültürel yapısı gereği kendi kültür dokusuna dayalı bir formül geliştirerek kendi modernliğini üretemedi. Dolayısıyla, modernliği hep ithal etmek zorunda kaldı ve bu da gerek tarihsel süreçte müşahede ettiğimiz, gerekse bugün bizzat yaşadığımız çeşitli problemlere yol açtı.
İslam dünyası yıllarca modernite karşısında tamamen dışlayıcı bir tavır takındı. Moderniteye direndi ve başarısız oldu. Ancak sonunda modernite ile barıştı. Belki boyun eğdi. Oysa başlangıçta moderniteyi tamamıyla reddetmek yerine onu şekillendirici bir tavır takınsaydı, bugün çok daha güçlü bir konumda olurdu.
Fakat artık memnuniyetle ifade edebiliriz ki, bugün İslam dünyasının bir kısmı, özellikle de ülkemiz fizik dünyamızın gerçekliÄŸi ile maneviyat dünyamızın ihtiyaç ve derinliÄŸini birleÅŸtirdi; aslında probleminin moderniteyle deÄŸil, ideolojik veya pozitivist modernizmle olduÄŸunu fark etti. Dolayısıyla bugün artık Müslümanlar belki ideolojik anlam içeren “çaÄŸdaÅŸlaÅŸma” ve “çaÄŸdaÅŸlaÅŸtırma” kavramına karşı çıkabilirler, ama “çaÄŸdaÅŸlık” kavramına karşı çıkamazlar. Çünkü “çaÄŸdaÅŸlık” kendimizi içinde bulduÄŸumuz ve din adına kayıtsız kalamayacağımız bir olgudur.
Gerek İslam’ın iki temel kaynağı Kur’an ve Sünnet, gerekse sahih dinî gelenek, statikliÄŸi savunmak bir tarafa, çaÄŸdaÅŸlığın en temel iki öncü kavramı olan deÄŸiÅŸim ve dinamizmi teÅŸvik eden bir duruÅŸ sergilemektedir. Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim insanı dinamizme çağırmakta ve bugün “insan hakları”nın en temel unsurlarından sayılan “tercih hakkını” insana tevdi etmekte, hatta bir haktan öte onu insanın boynuna bir borç olarak asmaktadır. Hz. İbrahim’i “putlara tapan babalarının yolu”ndan ayıran, ona rasyonel bir yolculuktan sonra “tevhid” durağını buldurtan iÅŸte bu hakkın veya “irade”nin kullanılmasıdır. Ahiret öğretisini, cennet vaadini veya cehennem tehdidini anlamlı kılan ÅŸey de zaten insana irade gücünün tevdi edilmesi deÄŸil midir?
“Din”, “deÄŸiÅŸim”, “çaÄŸdaÅŸlık” veya “modernlik” üzerine yapılan en önemli hata “modern olanın belirli bir zaman ve coÄŸrafya ile sınırlı olduÄŸunu zannetmekten kaynaklanmaktadır. Oysa çaÄŸdaÅŸlık veya modernlik, mesela sadece Batı Avrupa’da veya Kuzey Amerika’da olup bitenle özdeÅŸleÅŸ görülemez. Böyle bir özdeÅŸleÅŸtirme peÅŸinde olanlar özellikle dindar bir görüntü sergileyen dünyanın diÄŸer bölgelerini hem zaman hem de yaÅŸadıkları sosyolojik evre baÄŸlamında “geri” olarak görmektedirler. Oysa Londra gibi İstanbul da, Paris gibi Tokyo da, Washington gibi Pekin de pekala kendi modernitesini, kendi çaÄŸdaÅŸlığını üretebilir. Yukarıda deÄŸindiÄŸimiz tarihsel süreçten kaynaklanan olumsuz nedenlerden dolayı belki bugün hala bu üretimin din ile çeliÅŸeceÄŸi endiÅŸesi zihinlere takılabilir. Ancak ÅŸunu rahatlıkla ifade edebilirim ki, İslam dünyası artık bu üretimin eÅŸiÄŸinde olduÄŸunun farkındadır ve özellikle Türkiye bunun için gerekli birikime ve irade gücüne sahiptir.
Dinin tarih boyunca en önemli toplumsal belirleyici olduÄŸu tartışılmaz bir gerçektir. Bu gerçek çaÄŸdaÅŸ dünya için de geçerliliÄŸini korumaktadır. Bugün, insan potansiyelini geliÅŸtirme adına ortaya çıkan psikoterapi yöntemlerinden, ekolojik sorunlara ve uyuÅŸturucu ile mücadeleye varıncaya kadar belki de tüm dünya toplumları, dinin müdahalesine, katkısına, daha açıkçası “kutsal”a ihtiyaç duymaktadır. Ve İslam çaÄŸdaÅŸlık adına bu katkıyı saÄŸlayabilecek, çaÄŸdaÅŸ dünya için yeni dinî formlar üretebilecek en dinamik dindir.
Kutlu doğum haftasında Peygamber Efendimizin dünyayı teşriflerini anarken, onun üstün şahsiyetini ve güzel ahlakını tanımaya, getirdiği evrensel mesajı anlamaya ve bütün bunları özünde barındırdığı dinamizmi içinde çağımıza taşımaya olan ihtiyacımızı bir kez daha fark ediyoruz.
Toplantımızın bu yönde önemli açılımlar getireceğine olan inancımı ifade eder, bilimsel katkılarını esirgemeyen katılımcılara teşekkür ederken hepinize ayrı ayrı selam ve iyi dileklerimi sunarım.
Date: 20 March 2007, Tuesday
Comments (0) | Add Comment

kelete